Spor için ‘ileri demokrasi’ dersleri
Cem DİZDAR / MİLLİYET 16.09.2010
Yönetenlerin halktan istediği 'ses' değil, 'yankı'dır. Halka gönderdikleri 'ses'in geri dönüşü ne kadar güçlüyse o kadar 'büyük lider' sayılırlar. Bazen karşıdan göndermedikleri hatta hiç istemedikleri sesler de gelir. İşte o karşıdan gelen 'istenmeyen seslerin' çıkmasını sağlayan toplumsal işleyişe 'ileri demokrasi' adı veriliyor.
Demirel ve Türkoğlu'na ne oluyor ?
Dünya Basketbol Şampiyonası finalinde Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan sahaya inişlerinde salonda bulunan bazı insanlar/gruplarca protesto edildiler. Bu arada bazı protestocular korumalarca tartaklanıp yaka paça dışarı atıldı. Oysa yapılan 'pasif bir eylem'di.
Maçın bitiminde önce Hidayet Türkoğlu, bir gün sonra devamında Türkoğlu artı Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel, ödüllerini almaya gittikleri törende salonda yaşananlar için Başbakan Erdoğan'dan özür dilediler.
Dilediler de, bu bölümü anlayamadım. Protestoyu onlar mı yapmıştı ki, özrü onlar diliyordu! Sahi Turgay Demirel ve Hidayet Türkoğlu kimdi? Salonun, tribündeki koltukların sahibi, maçlara gidip kendi ülkelerinin takımlarını destekleyen insanların vasisi miydiler? Sivil bir alan olan Sinan Erdem Spor Salonu, Demirel ve Türkoğlu'nun 'vesayeti' altında mı ki, başkaları adına 'özür dileme' yetkisini kendilerinde buldular.
Bu bakış açısı basında daha ileri taşındı ve protestoculara, "Esas size yuh olsun", "Ayıp yaptığınız, yazıklar olsun size" türünden yazılar yazıldı.
Oysa ki protestoların yükseldiği final maçından yaklaşık 1 saat önce Başbakan 'balkon konuşması' yapıyor ve hepimize referandumdan çıkan "Evet"le birlikte 'ileri demokrasi'ye geçtiğimiz müjdesini veriyordu.
Hadi diyelim Hidayet Türkoğlu maç toplantısında Tanjeviç'in taktiklerini dinlediği için bu müjdeyi duyamadı. Ya ötekiler?.. "Gözleri var görmez, kulakları var duymaz" türünden kör ve sağır mı oldular?
'Öteki'leştirme ve kimseyi paylama
'İleri demokrasi'lerin varoluş nedeni 'bizim gibi düşünmeyen', davranmayan, yaşamayan, azınlıkta olanların da seslerini özgürce duyurabilmeleri değil mi? 'Vesayet' ortadan kaldırıldığı için şiddete yönelmeden her tür itirazın özgürce dile getirildiği siyasal sistem değil miydi 'ileri demokrasi'?
Bir 'hak'lar rejimi olan 'ileri demokrasi'nin nimetlerinden yararlanacak olan 'bizim gibi düşünmeyenleri' daha birinci günden haşlayacak, paylayacaksak nasıl olacak bu 'ileri demokrasi'! Vesayetin kaldırıldığı gün "federasyon başkanı" unvanlı bir Türk büyüğü salona gelenler adına konuşma yetkisini kendinde bulacaksa niye kalktı vesayet, nerede kaldı 'ileri demokrasi'. Yoksa 'vesayet' el mi değiştirdi?
Hep birlikte görüyoruz, 'ileri demokrasi'lerde devlet başkanlarına, başbakanlara yaş pastadan, yumurtaya yağmayan şey kalmıyor da kimsenin çıtı çıkmıyor, kimse kimse adına özür dilemiyor.
Gerçi diyeceksiniz ki, "Daha alışkanlık yapmadı 'ileri demokrasi' ülke bünyesinde". Doğrudur, oturur zamanla. Ama anlaşılıyor ki 'yeni ileri demokratlar'ın biraz ders çalışması gerekiyor.
Kılıçdaroğlu için Denizli örneği!
Hava epey politik ya biz de biraz 'politik' gidelim. Malum, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu 'Hayır' oyu kullanamayınca bu işin epey mavrası yapıldı. Bence de 'büyük hata'ydı yaptığı. Ama öte yandan, "Pişman olduğunuz çok şey yoksa bu 'gerçekten yaşamadığınız' anlamına gelir" derler.
Benzer bir 'hata' örneği geçmiş yıllarda futbolda yaşanmıştı. 2000-01 sezonunun 5. haftasında İnönü'deki Beşiktaş maçında Fener'in hocası Denizli, 64. dakikada Baliç'in yerine Rapaiç'i alınca 5 yabancı kuralını ihlal etmiş ve takımı 3-0 hükmen yenik sayılmıştı. O sezon Denizli ile çok alay edildi. Öyle ki, Beşiktaş tribünlerinde bu durumu 'ti'ye alan küfürle harmanlanmış esprili besteler bile yapıldı. Ne var ki sezon bittiğinde şampiyon Fenerbahçe'ydi ve Mustafa Denizli'nin o meşhur 'çift yumruğu' yine havadaydı.
Her gidene ağlanmaz
"Futbolun marka değeri" yakın zamanların dile düşmüş kavramıdır. 'Oyun'un yerini alan 'gösteri' artık bu 'marka' meselesi üzerine inşa edilmiş durumda. Bu nedenle olsa gerek yayıncı kuruluş Lig TV, hayli sıhhi ve steril bir dile yöneldi. Her şey güzel, herkes iyi. Yaşasın futbol!!!
Bir çıkıntı sağolsun Ali Ece. Pür heyecan, saf bilgi, kafasına taktığı o anlamadığım acayip şeyle kaptırmış gidiyor. İyi de gidiyor.
Geçende Ayşin Zeren'le Mehmet Ayan'ı izliyorum. Söz döndü dolaştı Manisa'dan istifa eden Hakan Kutlu'ya geldi.
Zeren telefonda konuştuğu Kutlu'ya "Çok üzüldük" tonundan öyle şeyler söylüyor ki, sanırsınız Hiddink, Milli Takımı bıraktı. Futbolun 'marka değeri' diye her şeyden bir güzellik çıkarır, her gidene ağlar mı insan?
Durum şu; geçen sezon Denizlispor Başkanı Ali İpek, kaybedilen bir maçın ardından soyunma odasında ulu orta küfürü basınca hoca Nurullah Sağlam da 'sağlam tavır' gösterip istifayı basmıştı. Ne oldu ardından? Hakan Kutlu bir hafta sonra hiçbir şey olmamış, bir meslektaşı ve futbolcular ağır hakarete uğramamış gibi paraşütle indi Denizli'nin başına. Sonuç; Denizli düştü.
Peki bu yıl? İyi hoca Reha Kapsal'ın ayrılmak zorunda bırakıldığı Manisa'ya yine paraşütle indi Kutlu. Sonuç; dörtte sıfır, Kutlu istifa.
Ayşin Zeren futbolun marka değerini düşündüğünden olsa gerek 'can kırığı' bir sesle "Çok üzüldük" diyor. Bazen 'marka' kaybeder ama 'hayat' kazanır. Zaman zaman hayata şaşı bakmak ama her zaman 'hayatı övmek' gerek değil mi?
Yazarın diğer yazıları
29.04.2011 - Bizi bize anlatan iki hoca!
11.03.2011 - ‘Sıradan’ tanıdık bir kavga
25.02.2011 - Okusa da, okumasa da...
18.02.2011 - Hepimiz 'Deliyiz' diyebilmek
17.12.2010 - Schuster’e kalsa o golü göremeyecektik!
23.09.2010 - Akıllı takıma akıllı futbolcu şart
09.09.2010 - Dönen dönsün ben dönmezem yanlıştan!