Akıllı takıma akıllı futbolcu şart
Cem DİZDAR / MİLLİYET 23.09.2010
"Futbol iyi futbolcuyla iyi oynanır" klişesini sanırım "Futbol, ihtiyacın olan iyi futbolcuyla iyi oynanır" biçiminde düzeltmek gerekir. Real Madrid, Mesut Özil'i alınca Barcelona taraftarı "Kaçırdın adamı elinden Pep" diye sitemde bulunmuş internette.
Bunda şaşacak bir şey yok, taraftar sivrilen oyuncuyu gözler. Ancak teknik direktör ve yöneticilerin birincil dertleri 'takım'dır. O nedenle Guardiola, Mesut Özil'i değil ısrarla Cesc Fabregas'ı istiyordu. Çünkü o kadar para verecekse takımı içinde ancak ona yer bulabileceğini ve takımı onunla daha da güçlendireceğini biliyordu.
Beşiktaş'ın yaptığı flaş transferler çok konuşuldu. O kadar paraya değerdi değmezdi tartışması artık geride kaldı. Nazar değmesin, Guti de Quaresma da şimdilik zımba gibiler! Lakin son Fenerbahçe maçı da gösterdi ki. Beşiktaş'ın hâlâ geriden çıkacak adam problemi var. Türkiye'nin transfere en çok para harcayan takımlarından birinin iyi bir sağ beki yok.
Ekrem Hayyam Dağ sakatlanınca -ki, devamlılık açısından onun da yeterli olduğu söylenemez - Schuster, o mevkide mecburen takımın geriye en hızlı dönen oyuncusu İbrahim Üzülmez'i oynatmak zorunda kaldı.
Ve sınırlı yeteneğiyle olağanüstü samimi oynayan İbrahim Üzülmez belki de hayatında kenardan su içmeye gitmenin dışında ilk defa sağ kanadın en ileri ucuna kadar gitti geldi üç beş kere.
Ancak gerek ters ayağında oluşu, gerekse kendi yerinde oynadığında bile hücuma yaptığı sınırlı katkısı düşünüldüğünde Üzülmez elinden geleni yaptıysa da, o 'elinden gelen' yüksek seviyelerde olduğu iddia edilen bir takım için yeterli değildi.
Ters kanatta oynayan ve milli takım seviyesine çıkan İsmail Köybaşı ise geldiğinden bu yana hemen hemen neredeyse aynı seviyede kalmakta ısrar ediyor. Ne yazık ki, en azından bana, bir ilerleme kat edeceğine dair de en ufak ışık vermiyor.
Hal böyle olunca ilk devrenin ortalarına doğru Quaresma ile 'Beşiktaş'ın çocuğu Nihat Kahveci'nin kanat değiştirdiği zaman diliminde Gökhan Gönül, Beşiktaş kalesi önünde fink attı. Çünkü Nihat ve Köybaşı adamlarını 'salmıştı'.
Bu da apaçık gösteriyor ki, Beşiktaş'ın 'arka kanatları' ileri çıkıp, ileride 'iyi iş yapma' sorunu yaşadıkları sürece, oyunun yükü ortadaki garibanlara binecek. Haliyle takımın hızı da Schuster'in istediği seviyeye ulaşamayacak. Çünkü rakibi sağa sola savurarak müdafaasında gedikler açacak hızlı pas trafiği top kenarlara geldiğinde sekteye uğruyor.
Demem o ki, 'iyi oyuncu' ile 'gerekli iyi oyuncu' arasındaki farkı iyi tespit edip "nereye, kim lazım"ı belirleyip transfer planlamasını buna göre düzenlemek gerekiyordu.
Yoksa İstanbul Büyükşehir tipinde kanatları sıkı sıkıya kapatıp seni ortaya kümeleyen ve kaptığı topla neredeyse üçüncü pasları yapmaksızın gole gitmeye çalışan ve maçın tadını tuzunu kaçıran tipte top oynayan takımlara karşı Messi'yi almış olsan bile sorun yaşarsın. Kaldı ki memleket bu tip takımlarla kaynıyor.
Bir de bunlara dünyanın en teknik oyuncusunu bile kepaze edecek, yorup mecalsiz bırakacak berbat sahalara yakında yağmur, kar düşeceğini de hesaba katarsak, 'akıllı bir takım' için 'akıllı ve gerekli futbolcuların' önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.
Ah başımızın belası “toplumsal birlik”!
“Hayata ve futbola pozitif bakalım... Toplumsal birliğimizi bozmaya çalışıyor, izin vermeyelim...” Bu minvalde şeyler yazmış Altan Tanrıkulu, Gaziantep-Bursa maçının ardından Hürriyet’te... Hayli steril bir yaklaşım... Tozu toprağı, kiri pası, teri kokusu yok...
Futbolda şiddetin televizyonda, gazetelerde belden aşağı vuranlar yüzünden arttığını da belirtmiş Tanrıkulu...
O yazar/yorumcuların da katkısı vardır şiddettin yükselmesinde ancak kanımca ihmal edilebilir orandadır. Hayatta da, futbolda da şiddetin yükselişinde gerçek belirleyici tam da Tanrıkulu’nun bozulmasından korktuğu şeyin, ‘toplumsal birliğin’ örtüsü altına gizlenmeye çalışılan ‘eşitsizliktir.’
‘Toplumsal birlik’ eşitler arasında mümkündür. Toplum eşitsizse, az sayıda insan güçlü akıl almayacak sayıda insan güçsüzse, güçsüzler iyi beslenemiyorsa, eşit sağlık ve eğitim hizmeti alamıyorlarsa, varlık ile yokluk arasındaki fark dağlar, okyanuslar kadarsa, birileri havada bulup tavada yerken diğerleri ay sonunu zor getiriyorsa ‘toplumsal birlik’ kime yarar? Yoksula, elinde avcunda olmayana mı?
Bir toplum adaletle ilgili bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalara gömülmüşse, iktidardakiler bile her fırsatta adaletten dert yanıyorsa böyle ülkede ‘toplumsal adalet’ten söz edilir mi?
‘Toplumsal birlik’ aslında “İsyan etme, hakkını arama” demenin başka kelimelerle söylenişidir. Toplumsal birlik ‘arzu’ değil, denge işidir. Denge de ancak sınırları çizilmiş haklarla mümkündür.
Hal böyleyken maça giden insanlar, gerçek hayatta bulamadıkları adaleti bir hakemin sağlayacağına umabilirler mi? Deniz Çoban ya da bir başkasının o adaleti dağıtacağına inanırlar mı?
Bir takımın reklam girdisi, reytingi, kazançları almış başını giderken öteki oyuncusuna para ödeyemiyorsa burada ‘eşitlik’ten söz edilir mi? Hiç, oyuncu alacak parası olmayan takımın taraftarıyla transfer hovardası takımın taraftarı eşit olur mu?
Bu sorular ortadayken, ‘toplumsal birlik’ sağlanır mı?
Yazarın diğer yazıları
29.04.2011 - Bizi bize anlatan iki hoca!
11.03.2011 - ‘Sıradan’ tanıdık bir kavga
25.02.2011 - Okusa da, okumasa da...
18.02.2011 - Hepimiz 'Deliyiz' diyebilmek
17.12.2010 - Schuster’e kalsa o golü göremeyecektik!
16.09.2010 - Spor için ‘ileri demokrasi’ dersleri
09.09.2010 - Dönen dönsün ben dönmezem yanlıştan!