Schuster’e kalsa o golü göremeyecektik!
Cem DİZDAR / MİLLİYET 17.12.2010
Bilinir, kapitalizm işine yaramayan her şeyi ihmal edip, bir kenara atar. Onun düzeninde sakatların, yaşlıların, kadınların, yoksulların payına düşen ıstıraptır. Çocukları da ikiye ayırır bu sistem. İleride işine yarayacak olanlara ki, tamamına yakını hali vakti yerinde olanların çocuklarıdır, iyi eğitim bahşeder. İşe yaramayacak çocukları ise ‘tüketici potansiyeli’ seviyesinde eğitip, bırakır. O nedenle yoksul çocukların kitaplarında öğrenmeleri gereken hiçbir şey yazmaz!
Yani kapitalizm, eğlence, düşünce gibi insana ait ne varsa hepsini emrine almak ister. ‘Oyun’u da elbette... Bizim bahsimizde kimileri buna ‘endüstriyel futbol’ derler.
Beşiktaş’ın hocası Bernd Schuster, “Elimde olsa şu gereksiz Rapid Wien maçını oynatmazdım” diye buyurmuş. Bu maçlar yorgunluk verir, ekstra harcama yaptırırmış.
Dedim ya, endüstri oyuna eğlence ve düşünce diye bakmaz, kâr ve enerji diye bakar. Schuster’e kalsa ‘oyun’ bizim değil onların. Sanıyor ki, onlar oynamasa oyun ölür. Oysa... Bu oyun bizim. Biz maçlara kazanmak için gittiğimiz gibi birbirimizle bir arada olmak için de gidiyoruz. Eğlenmeye gidiyoruz. Birbirimizden bir şeyler öğrenmeye gidiyoruz. Biz futbolu hayatımıza ilham veren bir oyun olarak görenler güzel bir çalım, iyi bir kurtarış, faulsüz bir kayarak müdahale, ‘temiz bir gol’ görme peşindeyiz.
Schuster’in dediği olsa ve Rapid maçı oynanmasa, Ali Kuçik’in gol yapamadığı pozisyon öncesindeki üç şahane Quaresma hareketini görebilir miydik? Yaptıkları kadar yapamadıklarıyla da seyre değer bir adamı izleyememiş olmayacak mıydık? Peki, ya sadece Quaresma’nın o golünü izlemek için bile gidilmez miydi o maça?
Guti’nin ara toplarını, İsmail her şeye rağmen gayretli dalışlarını ve diğerlerini görmek bu kadar değersiz mi?
Bu oyun bunlar değilse, sadece para kazanmak, transferlerde milyon eurolar uçurmak, içi boş, akılsızca lakırdıları dinleyip sonra da gidip resmi forma almaktan mı ibaret? Bu oyunda, yağmurlu buz gibi bir havada maça giden bizlerin arzularının, beklentilerinin, eğlencesinin yeri yok mu?
Hangi paranın karşılığı olabilir “Gücüne güç katmaya geldik. Formanda ter olmaya geldik” diyen insan sesinin, nefesinin gücü. Yok öyle yağma! Hayat da bizim oyun da. Kimse bizi istediği gibi yönetemez!..
O forma kutsaldır nasip olmaz herkese!
İnsan inadını kırıp, herkesi ‘pes ettirerek’ moral üstünlüğünü pekiştiren kapitalist sistem böylece gücüne güç katar.
Barcelona’nın Katar Vakfı ile imzaladığı 165 milyon euroluk forma reklâmı anlaşması, ‘moral üstünlüğü’ bir kez daha bu oyunun egemenlerine geçirdi. Aslen Katalan ulusunun bayrak renkleri olan o formada artık reklâm olacağını bilmek bile insanın sinirlerini bozmaya yetiyor. Sakın “Sana ne?” demeyin! Ben sadece bizim ülkeyle değil bu dünyayla ilgili biriyim. Yaşar Kemal gibi Gabriel Garcia Marquez’in de ‘bizden’ olduğunu bilirim. Karadeniz’in yağmuruyla, Norveç karının kardeş olduğunu bildiğim gibi...
Sadece Hollanda ve Barcelona’nın değil gezegenin en büyük oyuncularından Johan Cruyff insan aklına, inancına, değerlerine karşı imzalanan bu anlaşma için bakın ne diyor: “Dünyada hiçbir kulüp bizim gibi formasını el değmemiş şekilde koruyamadı. Bu, bize eşsizlik kazandırdı. Bu eşsizliği bütçemizin sadece yüzde 6’sına denk gelen bir rakama ‘sattık.’ Kazandığımızdan daha çoğunu kaybettik. Yaratıcı olamadık ve bayağılaştık.”
Aynı Barcelona bırakın para almayı, formasındaki logo için UNICEF’e yılda 1.5 milyon euro ödüyordu.
Bütün inatları, itirazları kırmak istiyorlar. Bunu da sevdiğimiz her şeyi önce bayağılaştırıp sonra piyasa malına dönüştürerek yapıyorlar. Messi’nin golünü, Xavi ile Inesta’nın yönettiği pas trafiğini, David Villa’nın kaleye ‘sinsice sokulmalarını’, Puyol’un ter içindeki kıvır kıvır saçlarını bayağılaştırıp, sıradanlaştırıyorlar. Tıpkı bizdeki stat adlarını satanlar gibi... Satacak her şeyi sattılar şimdi piyasaya ‘duruş’larını sürdüler. Yakında elde satacak bir şey kalmayacak. Ama bunlar kurnaz, biz olan biteni ağzımız açık izledikçe satacak bir şeyler hep bulacaklar.
Adaletin terazisi eksik tartar mı?
Önce şöyle diyor Barış Demirel; “2008’de yaktığım meşaleden dolayı maçtan çıkarılmış, 6 ay statlara girmeme ile 1500 TL para cezasına çarptırılmıştım.” Ve ardından haklı soruyor; “İBB-Trabzon maçında onlarca meşale yakıldı acaba birilerine ceza kesildi mi?” Bununla da kalmıyor Demirel, sorusuna devam ediyor; “Lig TV’de Şansal Büyüka bu görüntüyü ‘Hoş bir manzara’ olarak değerlendirdi. Bu ‘suçu ve suçluyu övmek’ anlamına gelmiyor mu?”
Kendi adıma maçlarda meşale yakılması konusunda Şansal Büyüka gibi düşünüyorum. Abartılmadığında ortaya gerçekten güzel görüntüler çıkabiliyor.
Aynı zamanda arzu edilmeyen sonuçlar doğurma potansiyeli de taşıyan bu eğlence türü en son İnönü Stadı’nda Rapid Wien taraftarlarınca icra edildi.
Eminim Beşiktaş taraftarları arasında görüntüyü kıskananlar olmuştur. Öyleyse ama Demirel’in özelinde düşünürsek ‘adaletin terazisi’ aleyhte işlemiş olmuyor mu bu durumda? Beşiktaş taraftarı için geçerli olan güvenlik önlemleri ve kanunlar Olimpiyat Stadı’nda ya da Rapid taraftarları için uygulanmayınca insanlardaki ‘adalet duygusu’ yara almıyor mu? Ama bana sorarsanız bu meşale işinde yasa, hayata uymuyor. Bu da başka bir yazının konusu olsun...
KAYNAK :
Milliyet Yazarın diğer yazıları
29.04.2011 - Bizi bize anlatan iki hoca!
11.03.2011 - ‘Sıradan’ tanıdık bir kavga
25.02.2011 - Okusa da, okumasa da...
18.02.2011 - Hepimiz 'Deliyiz' diyebilmek
23.09.2010 - Akıllı takıma akıllı futbolcu şart
16.09.2010 - Spor için ‘ileri demokrasi’ dersleri
09.09.2010 - Dönen dönsün ben dönmezem yanlıştan!